Followers

28 Mart 2012 Çarşamba

Roaccutane Tedavisi için Olmazsa Olmaz ve Kullandığım Ürünler - I

Dudak nemlendirmesi için en önemli ürünler; 
Hametan 30 g Pomad
Nivea Lip Care Essential


Blistex MedPlus
Oriflame Tendercare
Bunların her birini kullandım ve kullanıyorum, hamedan çok güzel tedavi ediyor ama günlük kullanım için çok uygun değil genellikle gece yatarken sürüyorum. Tendercare ve Medplus ise bir yerde durup makyaj tazelendiğinde rahatlıkla kullanılabilen ürünlerden. Nivea ise her montun, trençkotun, çantanın, cüzdanın içinde olup her yerde, her anda kullanılabilenderden. Ben memnunum hepsinden.
Yüz için;
Bepanthen Krem
nemlendirmek için geceleri yatmayan önce sürüyorum ama ikin, üç günde bir
Oriflame Optimals Oxygen Boost Yüz Spreyi 
bazen çok sıcak basıyor, o zaman rahatlaması ve nemlendirmesi için sıkıyorum. Elimle bir şeyler sürmediğim için daha rahat soyulmuyor ya da pul pul olmuyor en azından.
Sebamed 45 Faktör Yüz Güneş Kremi
 memnun değilim bembeyaz yapıyor yüzü benim bu kuru yüzümü bile parlatıyorsa kim bilir ne yapar ve çok yoğun. Ben aslında Avene'den memnundum ama o yağlı ciltler için yeni bir şey almadan bunu kullanmaya devam edeceğim.
Garnier Kafeinli Kapatıcı Göz Roll-on
gözlerim kuru demiştim stick concealerlar pul pul yapıyor bu en azından nemlendiriyor ve ferah bir his veriyor, pudra ile de sabitlenmezse çizgilere boğuluyor ama en azından doğal duruyor.
Vichy Purete Thermale Solution Micellare ben bundan çok memnunum rimelimi çıkartırken gözümü yakmayan ve kurutmayan tel makyaj temizleyici, Bioderma Sensibio H2O'u da deneme fırsatı buldum ama benim gözümü yaktı, küçük galonu bitince ve tedavim bitince yeşil olanı alacağım bunu sevmedim. En iyisi bulunana kadar kurutmayan, yakmayan rahatlatan Vichy. =)
Vichy Purete Thermale 3ü 1 Arada Cilt ve Göz Makyaj Temizleyi
Bundan gözüm için değil yine yaktı çünkü, cildim için memnunum. Elinize alıp sürüyorsunuz sonra beklayip, pamuk ile siliyorsunuz. Hem nemleniyor hem de allık, pudra gibi makyajınızı temizliyor. Nemlendirmesine iyi bir puan verebilirim aslında. Bu kuru cilde bunları yaptı ise.






Roaccutane - İlk 3 ay

Yaklaşık 3 aydır hatta 3 ay 4 günlük Roaccutane tedavisi görüyorum. İlaca başlamadan önce baya bir araştırdım ama sonunda başlamak farz oldu. Çünkü Yağlı ve Akneli Ciltler için dermokozmetik ürünler kullanmama rağmen ve bunun yanında Benzamycin, imex, clindoxyl gibi sürülen kremler ve tetradox gibi haplar almama rağmen her ay düzenli olarak 4-5 kistik halde sivilcem olurdu. Aslında ciltimin genelin pek bir şey yoktu, sabah akşam Avene ürünleri ile temizler, tonikler, nemlendirir, sivilce üzerine uygulanan söndürücü, kızarıklık alıcı krem ve stickleri uygulardım. Neyse ki hamile kalmayacağım ve ağır spor yapmayacağım için başlayalım dedim. Kan testi tamı tamına 3 tüp alındı vee kolestrol, trigliserid sanırım böyle şeylerin hepsi normal çıktı. 20+20 mg aynı anda pembe pembe haplardan her gün yutmaya başladım. 1. hafta pek bir değişiklik olmadı, 2. hafta burnum soyulmaya başladı, doktor kesinlikle nemlendirici yok dedi, 3. normalde çıkması gereken sivilceler 3e düştü -hayır ben psikopat gibi sayarım da ne çıktı ne düştü- ilk ayı lekesiz tamamlayalım derken grip oldum ve kuruyan çatır çatır çatlayan burnumu bir de silmek zorunda olunca yara oldu, çok feciidi. 4. haftadan sonra bende ki dudak nemlendiricileri yetmemeye başladı. Örneğin Nivea'ların bütün meyvelileri, Bodysol, neutrogena, golden rose. Hamedan kremi kalıp gibi sürüp yatmaya başladım dudak kenarlarımın çatlamasına dayanamıyordum artık.İlk ay 4 kere soyuldu cildim, örneğin ben bilgisayar başında bir şeyler izlerken kaşınıyor ben de kaşıyordum pul pul dökülüyordu. Dayanamıyordum böyle bir şeyleri yolmayı, sıkmayı özellikle sivilce, siyah nokta, kıl dönmesi ne olursa olsun çok severim.


İkinci ay vücudumdaki kurumayı hissettim, saçlarım yağlanmıyor, yağlı iken kullanamadığım Nelly buğday özlü saç maskesi ve Dove Boyalı Saçlar için olan serisinden maskesini rahat rahat kullanıyordum meğer ne güzel bir şeymiş saçların mis gibi kokması. Ayrıca hapı kullandıktan sonra sırtımda bir daha hiç sivilce çıkmadı, normalda omuzlarımda her ay 4-5 tane olurdu.
İkinci ay sonunda gözenek ve siyah/beyaz nokta problemim hiç kalmamıştı, sanki cilt alışmıştı kuru olmaya o kadar çok nemlendirici de istemiyordu, nemlendirici derken doktor önermese de bu gergin cilde bir şeyler lazım diyerek Bephantenin krem versiyonunu kullanıyorum çok memnunum. Tabii ki en önemlisi normalde Avene'in yağlı ve akneli ciltler için olan güneş kremini kullandığım için bu sefer Sebamed 45 Faktörlü güneş kremini kullanıyorum ha memnun muyum değilim değişik beyaz bir yapısı var kokusu da hoş değil.


Üçüncü ayı o kadar rahat tamamladım artık ellerim için çantaya el kremi, yatak başına el kremi, ayaklarım için nem maskeleri, vücudum için body butter ve vücud losyonları, dudağım için en etkisi avene cold cream lip balm, blistex lip relief ve medpus, niveanın lacivert lipbalmı ve oriflame ın tendercare lerinden herhangi birisi çok rahatlatıyor cildi. Avene i eczalerde, blistex i ben ya watsons ya da gratis den alıyordum, oriflame in her vanilya ve sanırım bordo kutu olan vişneli ondan var ve gerçekten çok etkili, parlama yapmadığı için dudak kenarlarına da sürülebiliyor en büyük artısı bence. Bu arada gözüm kurumaya başladı onun için hala uygun bir göz kremi arıyorum, Bioderma Sensibio Eye Jel almayacağım pek etkili değil sanırım ama bilmiyorum.


3 ayı bel ve sırt ağrılarım için hiç bir hap kullanmadan bitirdim, ama sanırım artık vakti geldi. İki hapı da aynı anda gece yatarken alıyorum gece oluyor ağrılarım ama gündüzümü de etkilemeye başladı, uzun süre ayakta durduğumda, temizlik yaptığımda çok canım yanıyor. Umarım onun için de uygun bir hap bulabilirm.


Özenli olunup, her ay kan testi ile değerleriniz kontrol edildiğinde, benim gibi çok ağır şeyler-döner,iskender,tatlılar,kızartmalar,her tür alkol- almadığınız da gayet rahat bir tedavi süreci aslında. Bir keresinde abartıp bu dediklerimin hepsini yiyip içtiğimde kolestrolümü 300e yaklaşırken buldum ve direkt diyete girdim. Son testte 200den düşük çıktı. Akne tedavi edilebilir bir şey olduktan ve siz de dış görütünüzden çok etkilendikten sonra doktor onayı ile kullanılabilir bir ilaç. Öyle şehir efsanelerine pek kulak asmamak lazım, yok hamile kalınmazmış, hayır kalınmaz değil kalınmamaları, şu an vücudum bana zor yetiyor bel ağrıları, ayaklarım, kuruluklar, bir de karnımda bebek için doğal olarak malnütrisyon tehlikesi doğar. 


Kısacası, anlatıldığı kadar korkutucu, uğraştırıcı, zahmetli bir tedavi değil. Tabiiki bu sizin kişiliğinize göre şekillenir, defalarca krem sürmeye üşenen sürekli kendiyle ilgilenmek zorunda kalmaktan hoşlanmayan birisi iseniz, kolay gele.. Yoksa bence gayet eğlenceli, lekesiz, siyahlı beyazlı noktasız, yağlanan saçlarsız güzel bir dönem benim için. =)

Kabil - Jose Saramago

KırmızıKedi yayınlarından çıktı bu kitap, ben önce TÜYAP kitap fuarında sarısına aşık oldum, hele ki kapağının içindeki o renge. Sonrasında 1998 Nobel Edebiyat Ödülü alması nedeniyle bir merak uyandırdı. Sanırım KırmızıKedi yayınları Nobel Edebiyat Ödülü alan baya roman basmıştı ya da bana öyle gözüktü standta. Jose ilk cinayeti işleyen Kabil'i anlatıyor ve şu kadarcık kitapla semavi dinleri çook naif bir şekilde tiye alıyor. Karakterimiz Kabil zaman içinde kişiselleştirilmiş bir tanrı ile hesaplaşa hesaplaşa didişe didişe büyüyor, olgunlaşıyor. Tanrı ise aslında insandan üstün, ama yine de sandığımız kadar değil, bir açığı varmış da bunu gizlemeye çalışıyormuşcasına tedirgin bir halde romanda. Ben sevdim, farklı bir üslup, nerede basılsa orada olay çıkarmış bir kitapmış. Oysa ki öyle değil, gayet hoş güzel bir dille, komikleştirmeyerek - komik tanrı karakterini hiç sevmem de- anlatıyor hikayeyi, ve son cümle ise; "Hikaye bitti, anlatacak başka bir şey olmacak" diyerek bitiyor. Sanırım benim anlayamadığım bir anlam yüklüyor kitaba. Jose gayet hoş, okunası bir hikaye yazmış ve sadece okunası değil didiklenip anlamlar çıkartılası bir roman yazmış. "Körlük", "Görmek", "Bütün İsimler", "Ölüm bir varmış bir yokmuş" kitaplarını da umarım ilerleyen zamanlarda okurum. Yazdım listeme ama hayırlısı...

21 Mart 2012 Çarşamba

Frida (2002)

Yeni izlediğim, hüngür hüngür ağlatan, düşündüren, bağlantı kurduran, gözü doyuran, şarkıları ile kulağa da pek bir hoş gelen bir filmdi bence. Adı üstünde Frida Kahlo'nun hayatını anlatıyor, ne zorluklar çektiğini,nasıl hayata tutunduğunu falan filan. Film Frida'nın tablolar ile ilerliyor, sürreal bir bağla. Ayrıca o yetmedi, Frida'yı Salma Hayek oynuyor ki iyi ki o oynamış, kaşları şekillendirilmemiş, erkeksi bir kadın vücudunun bu kadar çekici geleceğini hiç düşünmezdim ama gelebiliyormuş. Frida'nın hayatı korkunç bir trafik kazası ile şekilleniyor daha çok, çünkü hareketleri kısıtlanıyor,çok zor şartlar altında hareket edebiliyor, o kazadan bir sahne;
Filmde dediğim gibi Frida'nın tablolarına sürreal bir geçiş var ki bence çok güzel olmuş, bunlar beğendiğim tabloları;
bence hayatına şekil veren ağrıları ve kazanın ona bıraktıkları çok güzel anlatan bir tablo
Filmde en sevdiğim replik ise, Frida ile Diego'nun düğününde Ashley Judd tarafından yapılan konuşma oldu; 
ben evliliğe inanmam. hayır gerçekten inanmam. bence en kötü haliyle evlilik düşmanca politik bir eylemdir. küçük zihinli erkeklerin kadınları elde tutabilmek için uydurdukları bir şeydir.bunu da gelenek ve din maskelerinin ardına saklanarak yaparlar.
en iyi haliyle evlilik bir mutlu yanılsamadır. birbirlerini gerçekten seven iki insandır. ama birbirlerini ne kadar mutsuz edeceklerinin farkında değillerdir. ama eğer iki insan bunun farkındaysa ve birbirilerine katlanmayı göze alarak evlenmeye karar veriyorlarsa bunun tutuculuk veya yanılsama olduğunu düşünmüyorum.bence bu durum çok radikal, cesurca ve ayrıca da çok romantık. diego ve frida'ya... 
Ashley Judd ile Salma Hayek ateşli ateşli tango yaparken. =)

Film kostümleri, soundtrackleri, oyunculukları, senaryosu her şeyiyle çok da olmasa başarılı olmuş. Gerçek hayatı ile ilgili çok bir bilgim yok, karışılaştırma yapamayacağım ama o kazayı geçiren birinin böyle ateşli dans etmesi de abartı geldi ve bence yine seks/libido/aldatmalar/aldatılmalar Frida'nın Troçki'nin hayatın acıların ve aşkların ötesine geçti bu filmde de.

19 Mart 2012 Pazartesi

İhsan Oktay Anar - Kitab'ün Hiyel ve Puslu Kıtalar Atlası

İhsan Oktay, her şeyini lisansını, doktorasını, yüksek lisansını Ege Üniversitesi'nde yapmış ve hala da oradaymış.  Aslında tam olarak kim olduğu benim için önemli değil, ben sadece iki kitabından hayal ettim kendisini, hiiiç fotoğrafına bakacak değilim, kafamdaki haliyle kalsın isterim.


İlk okuduğum kitabı Kitab'ul Hiyel;


Kitaptaki o Yafes Çelebi'nin icatlarının çizimlerine, Calut'un kadınları inleten sevişmeleri ve meşhur maslahatına, akıcılığına, seçilen bilmediğim ama anlayabildiğim eski kelimelere, kafiyeli kafiyeli deyişlere, o güzel istanbul betimlemelerine ben bite bite, çizimlere bayıla bayıla, yavaş yavaş okudum. Hatta bu kitap bitmemeleri diye de araya Jose'nin Kabil'ini sıkıştırdım sonra bu kitabı bitirdim. Bitirmelere kıyamadım, ama bitti. Çok zevk aldım. Hele hele Calut'un Esmeralda için kurduğu fanteziler Osmanlıca kelimelerle daha da bir güzel anlatılıyormuş bunu anladım. Kısa ama dolu dolu bir kitap. İçindeki olaylara deyinmek istemiyorum, spoiler vermek istemiyorum çünkü. İletişim basmış, benim aldığım saman kağıdıydı ama gayet minicik kısacıktı.


Diğeri ise Puslu Kıtalar Atlası;


Meğer yazarın ilk romanı bu imiş. Ben Kitab'ül Hiyel'i daha akıcı bulmuştum, bu kitap biraz daha mı zor ilerledi bilemedim. Adı gibi, bir atlas, satır satır macera, satır satır bir sürü olay, oradan oraya, çizilen sahnelerde kayboldum bazen yeşil uyku ilacından almış gibi oluyor insan. Ayrıca kitapta argodan günlük kullanıma her şey eski dilde ve ana karakterler dışında konuda dahil olan bir çok yan karakterinde hikayesini/efsanesini öğreniyoruz. Romanı en ilginç kılan noktalar bunlar bence.

" ey kör! aç gözünü de düşlerden uyan. simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. kaf dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. bırak dünyanın haritasını yapmayı! daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?"  -ekşisözlük'te icanus'un entrysinden-
Neyse ilerleyen zamanlarda daha çok İhsan Efendi kitabı okunacak.

Otomatik Portakal


Stanley Kubrick'in yönetmenliği yaptığı 1971 yapımı bir film. Geçenlerde, geç kalmışlıkla etrafımdakilerin aaaa inanmıyorum bu filmi izlememiş olamazsın demelerine dayanamayarak izlemedim, ayrıca daha Pulp Fiction'ı da izlemedim, hayırlısı.. Ehe..
Film, gelişmiş bir şehirde iyi ve kötünün ayırt edilemez olduğu bir zamanda geçiyor, ana karakterimiz Alex, şiddetle bütünleşmiş bir karakter. Ama neden bu hale geldi, ben filmden çıkarmadım, ailesi gayet iyi davranıyor, evi güzel, fakir değil - ama yine de suça, şiddete susamış küçük bir çetesi var Alex'in. Ama bu çete içinde kendisi diğerlerinden daha üstün, gerek entellektüel açısından gerekse seks. Ama konumuz Alex'in seksi şiddete yatkın çete lideri kahramanlığı değil, başına sonrasında gelenler. Ne olursa olsun, her şeyi kullanmayı başarabilmiş hükümet/devlet, Alex'in ruhsal durumunu düzeltmeyi -ki buna rehabilitasyon diyerek, doğal olanı yani iyi ve kötü arasındaki seçim hakkını elinden alarak- araç haline getirerek.

Bir kere izledim o yüzden çook fazla analiz edemedim ama bence bir çok sahnesi ve çekimi dışında en iyi anlatan Alex hapishaneye girdikten sonra rahibin ona söyledikleri, "iyilik yapma" seçiminin insanlara ait olması gerektiğini ve bu seçim olmadan iyiliğin "iyilik" olmadığından bahsetmişti, işte tamda film Alex'in seçim hakkının elinden alınıp filmin son vurucu sahnesinde nasıl -klişe deyiş geliyoor- bir piyon haline geldiğini vurguluyor.

şöylede bir şey buldum, filmin kamera arkası, pek eğlenilmiş çekilirken. http://www.bakiniz.com/bir-zamanlar-a-clockwork-orange-stanley-kubrick/